Aydın Ergil'in Sayfaları

Merhaba

  • Kategoriler

  • Bu siteye kaydolduğunuzda her yeni yazı girişinde haberiniz olur.

    Diğer 6 takipçiye katılın

  • Takvim

    Nisan 2011
    P S Ç P C C P
    « Mar   May »
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    252627282930  

Adatepe’den Karaburun’a

Posted by Aydın Ergil 20 Nisan 2011

Adatepe’den Karaburun’a
(10-21 Haziran 2006)

Bir yere giderken başka yerleri de görme tutkumuz var ya, 9 günlük Urla dinlencemiz öncesi yol üzerinde bulunan Gelibolu yöresindeki anıtları ve savaş yerlerini bir kez daha görelim dedik.

Bu kez ilk durağımız, Bigalı köyündeki Atatürk konutuydu. Bigalı kavşağında, yolda gördüğümüz tüm askeri araçların oraya yöneldiğini gördük. Orada bir etkinlik vardı mutlaka. Köye vardığımızda sokaklara parke döşenmekte olduğunu ve tüm evlerin Türk Bayraklarıyla donatılı olduğunu görünce, kendimizi Kurtuluş dizisi gibi bir dizinin ortasında gibi hissettik. Köylüler camlarını siliyorlardı, iki gün sonra oradaki Atatürk Evi müzesinin açılışı varmış, tüm hazırlıklar onun içinmiş. Müze henüz açılmadığından kapısında resim çekerek “bize göre açılışı” yapmış olduk.

Sonra gezdiğimiz yerler Çanakkale savaşı alanları, gömütlükler, yanına yaklaşıma izin verilmeyen Büyükanıt (Abide), “otopark” haline getirilmiş olan şehit gömütlüğü alanı oldu.

Çanakkale’ye hep araba vapuru ile geçmiştik, bu kez “motorla” geçelim dediğimde bizimkilerden tepki geldi, “çok sallar” diye. “Motora” bindiğimizde bizimkiler vapura bindiğimizi sandılar. Motor o kadar büyüktü ki, bazı vapurlar bile onun yanında minik kalırdı. Bu şekilde hem yolu kısalttık, hem de zaman kazandık.

Çanakkale içini hızla geçerek, Gülpınar’a bağlı Kösedere köyünde, 30-35 yıl önce “üzerine villa yapmak için” satın aldığımız “denize sıfır” arsayı aramaya başladık. Elimizde tapu vardı, rasladığımız yaşlıca kişilere ada, pafta, parsel ile arsayı sorunca, o bilgilerle arsayı bulmanın mümkün olmadığını, arsayı kimden aldığımızı söylememizi istediler, şansımız vardı, tapu üzerinde o da vardı. Arsamıza gidecek yol olmadığından, arsamıza ulaşamadık. Arsanın bulunduğu yerin tarla olduğu, üzerine hiçbirşey yapılamayacağı, bugünlerde maddi değerinin de 40 yıl öncesinden pek farklı olmadığı anlaşıldı. Biz de “kıyı talanı” yasasının çıkışını bekleme kararı aldık.

Sahil yolunu izleyerek Ezine’ye ulaştık. Evde Ezine peyniri yiyoruz ya, peynircilerden birine girip, Ezine peyniri sorduk, adamcağız, başkalarının da benzer sözlerine rasladığını ima eden bir gülümsemeyle, oradaki tüm peynirlerin Ezine peyniri olduğunu, iyisiyle kötüsüyle, gördüğümüz tüm peynirlerin Ezine’de yapıldığını söyledi bize. Anlaşmamızın mümkün olmadığını anlayınca biz de oradaki en nitelikli peynirden satın aldık. Ah şu iletişimsizlik yok mu işte bütün sorun orada. Eve geldiğimizde peynirin çok kaliteli bir beyaz peynir olduğunu ama burada satılan Ezine peynirinden olmadığını daha sonra anlıyoruz.

Adatepe’ye Küçükkuyu’dan çıkılıyormuş, bir köprünün başındaki girişte oradaki Zeus Altarı’nın da tabelası var. Dört kilometrelik bol virajlı dar bir asfalt ile döne döne ulaştık Adatepe’ye. Köyün girişindeki koca çınar ağacının bulunduğu yerde iki çay bahçesi bulunuyor. İki çaycı da diğerinin alanına girmemeye büyük özen gösteriyor. Hurmalı Kahve ile Çınaraltı Çay Bahçesi, kardeşçe sürdürüyorlar yaşamlarını, bir yandan da rakip olduklarının bilincini taşıyarak.

Dostumuz Hüseyin ile eşi Asuman, yıllar önce oraya yerleşmişler, cennet gibi, bol meyva ağaçları, küçük bir fırını, hep olukla akan bir kaynak suyu bulunan bir avlusu bulunan taş evi onartmışlar orada yaşıyorlar.

Arka bahçede ise sebzeler var, sebze bahçesinin yanında da Hüseyin’in horoz ve tavukları barınıyor. İki de hindi var, onların kümesi ayrı. Tavuklar kuluçkaya yatmışlar. Hüseyin tek yumurtanın üzerinde olan tavuğu oradan alarak başka bir kümese dokuz yumurtanın üzerine götürüyor. Kuluçkada olan tavuğun değişen davranışlarından söz ediyoruz. Gündüz hepsi serbest, akşam olunca fırçayı yiyorlar, hepsi doğrudan kümeslere koşuyor. Koşmazlarsa başlarına gelecek belli olmalı… Evde arada bir de tavuk pişiriliyormuş… Komşuların keçileri ve tavşanları var. Sebze bahçesinin kapısının bir dakika bile açık bırakılmaması gerekiyor. Keçilerin en sevdiği şey sebze bahçeleriymiş çünkü. Bahçelere giremeyince, ortadaki incir ağacının yapraklarıyla kendilerine ziyafet çekiyor keçiler. “Keçileri kaçırmamaya” özen göstererek akşam yemeği hazırlığını izliyoruz. Bir yandan bol otlu salatalar hazırlanıyor öte yandan da fırında halvet olan odun ateşi. Hüseyin, yıllarca deneyim sonucu, en etkin ateşi bulmuş. Bahçedeki fırında elde ettiği odun ateşini mangala oradan da evdeki şömineye taşıyor.

Mönüde ise zeytinyağı ile terbiye edilmiş harika bir rosto var. Mangalda pişen rosto, ince dilimler halinde tabaklara konuyor, üzerine ise yine zeytinyağı ve kekik. Adatepe’deki kekik ilginç, limon kokuyor. Limonlu kekiği daha önce ne görmüş ne de duymuştuk. Kırmızı şaraptan yudumlarken birlikte okuduğumuz GS Lisesi’ndeki anılarımız sıralanıyor bir bir. Ardından beş ayrı otun karışımıyla üretilen “doğal çay” içiliyor. Ertesi sabah bol zeytinli, zeytinyağlı, peynirli kahvaltı ve köyün gezilmesi. Hüseyin Meral, ünlü (*) zeyinyağcı ya, orada ne yiyorsak herşey en kalitelisinden zeytinyağı ile terbiye ediliyor, pişiriliyor ya da yeniyor.

(*) Bkz. http://www.huseyinmeral.com/

Köyün bir tepe noktasında koca bir bina var, içi boş. Başka bir tepede de bir cami. Köy ikinci derecede sit alanıymış, tüm onarım ve yapılaşmanın müzenin onayı ile olması gerekiyormuş.

Adım başı harabe bir taş ev, üzerinde de “satılık” levhası… Aradan da Ege denizi gözüküyor. Keşif gezisinden sonra Küçükkuyu’ya iniyoruz. İlk durağımız Zeytinyağı müzesi, büyük emeklerle kurulmuş. Geleneksel zeytinyağı üreretiminin süreçleri ve araçları sergilenmiş orada.

Sahilde balık lokantaları sıralanmış yanyana. Balık çorbası, bol zeytinyağlı salatalar ve taze balık, daha ne ister insan.

Adatepe’ye dönüşte 10-15 dakikalık bir yürüyüşle Zeus Altarı’nı geziyoruz. Manzarası harika olan bir tepeye kurulmuş bir taş kule. Tüm Küçükkuyu ve etrafı oradan kuşbakışı görülebiliyor.

Bu kez akşam yemeğinde Sardalya balığı var, tabii ki yine mangalda. Beyaz şarap yudumlarken bu kez daha derin konular geliyor gündeme…

Ertesi sabah yine bol zeytinyağlı kahvaltı. Bu kez çok taze yumurta da var mönüde. Rafadan yumurtanın uç noktasını kırıp çay kaşığıyla yemek yerine, içini küçük bir kaseye boşaltıp, üzerine zeytinyağı, kekik, tuz ve karabiber koyarak yiyoruz yumurtayı bu kez. Kahvaltıların vazgeçilmez bileşeni ise “zeytin sütü”. Ekmeğimizi ona batırıp yemeden başlayan bir kahvaltıyı düşünmek olanaksız. Sıcakta bozulur endişesiyle zeytinyağını oradan almıyoruz.

Kahvaltı sonrası vedalaşma ve yol. Bu kez başka bir sınıf arkadaşımız Emin’lere gidiyoruz. Derya ve Emin Göktepe Sarmısaklı’da (Ayvalık) bir apartman dairesinde geçiriyor yazlarını. Çay ikramıyla başlayan öğle yemeğine dönüşen bir ikram ile balkon sefası yapıyoruz hep birlikte. Oradan Ayvalık’a ve Cunda (Ali Çetinkaya) Adasına gidiyoruz.
Adayı karayla birleştirdiklerinden araba ile geçilebiliyor oraya. Orada bir de dizi çekildiğinden, daha da ünlenmiş bölge. Yıkık dökük eski rum yapıları astronomik fiyatlarla alıcı buluyor. Sonra da ya otel oluyorlar ya da lokanta. Sahil ise açık havada oturma yerleri bulunan lokanta ve çayhanelerle dolu.

Akşam ulaştığımız yer Urla ve yolunu zor bulduğumuz dokuz günümüzü geçireceğimiz askeri dinlence kampı. Kampa gitmek için Özbek köyünden geçmek gerekiyor. Haritada bulduğumuz köyün yolunu bulmak için dolanıp duruyoruz, sonunda biri ipucunu veriyor bize, Total benzincisinin karşısından sapmak gerekiyormuş. Kampın levhası da konmuş yolun girişine, bir de 11 sayısı var yanında, yani sapaktan uzaklık 11 kilometre. Dar, bakımsız, bol çukurlu bir yolla zorlukla kampa ulaşıyoruz karanlıkta.

Karaburun’a giderken, bakımlı ve bol dönemeçli yolun üzerindeki köyleri ve yerleşim merkezlerini görüyoruz öncelikle. Denizde ise balık üretim havuzları oluşturulmuş. Denize girenlere ise hiç raslamıyoruz.

Karaburun küçük ve sevimli bir kaza. Nüfusu kışın 1,500 yazın ise bunun on katına varıyormuş. Karaburun’da bizi yine bir sınıf arkadaşım karşılıyor, folklorcu Nahit Güvendi. Nahit daha sonra dansçı ve koreagraf olmuş. Dizi oyunculuğu da yapmış. Eşi Ayşenur ise oradaki İlk Yardım Eczanesini işletiyor. Karşılama sonrası söz yine kırk yıl öncesine gidiyor. Benim de folklor kolunda olmamın belgesi geliyor önümüze, bizimkiler inanmıyor ama belgeye göre ben folklorcu olmuşum… Bir de fotoğraflı sınıf listemiz. Aynı sınıfta okuduğumuz arkadaşların yarısını anımsayamayınca şaşırıp kalıyorum. Birlikte okumadığım, ama yazılarını okuduğum çevirmen Hüsnü Dilli de oraya gelerek katılıyor söyleşimize.

Ardından, iskelede, “Number One” restoranda karagöz benzeri bir yerel balıkla ziyafet. Keşke o güzelim lokantaya daha güzel bir isim bulabilselerdi. Yerel balıklardan herhangi birinin adı çok daha sıcak olabilirdi. Sonra Hüsnü, bizi yeni yaptırdığı evine götürüyor. Önünde mavi deniz, yeşillikle kaplı bir adacık ve harika bir doğa görüntüsü olan bir villa. Ben “dream house” (düş evi) diyorum. İnsan ancak bu kadar güzel bir ev hayal edebilir. Bu manzara karşısında koca bir teras, koca bir salon ve solunun her iki tarafında odalar, mutfak ve tuvaletler. Ev yeni bitmiş, güle güle otursun.

Dönüşte bu kez, Alaçatı’ya gidiyoruz, dar ve ıssız bir yoldan. Alaçatı, zenginlerin amerikan usulü bakımlı koca çim bahçeli ve yüksek çitli evlerinin bulunduğu bir yerleşim. Yüksek gelirli kişilerin ağırlandığı yabancı isimli bol yıldızlı otel de deniz kıyısında yerini almış.

Sabahın sekizinde dönüş yolculuğumuz başlıyor. Özbek köyü, Urla, İzmir, Manisa, Akhisar. Akhisar’da Efenin Yeri bizim geçen yıl da durup köfte yiyip zeytinyağı aldığımız yer. Bu yıl da orada mola veriyoruz. Öğle yemeğine epeyce zaman olduğundan zeytin ve zeytinyağı alıyoruz oradan. Öğle yemeği molamiz ise Bursa’da Heykel’deki geleneksel İskender Kebapçısı olacak. Geleneği bozmayıp kayboluyoruz Bursa’da. Sorduğumuz kişiler bize önerilerde bulunuyorlar, sonunda ulaşıyoruz İskender’e. Kebaplar hala bozulmamış. Tereyağı ayrı geliyor. Bu geleneğimizi bilenlerin kulaklarını çınlatıyoruz.

Sonra Gemlik, yine zeytinyağı ve zeytin molası. Bu kez durağımız Marmara Birlik satış yeri. Nerede eski sınıflandırmalar. Artık zeytinler çekirdek ve dane büyüklüklerine göre sınıflandırılmıyor. Sele ve salamura sınıflandırması var. Zamana göre daha iyiye gitmesi gereken sınıflandırma türleri ne yazık ki ortadan kalkmış. Zeytinyağı sınıflandırılması da aynı. Riviyera konusunda da danıştığımız kişiler çelişik “bilgiler” verdiler. Kimi onun sızma zeytinyağı ile başka bir yağın karışımı ile elde edilen daha hafif bir yağ olduğunu belirtirken başka birileri de onun başka bir yağla karıştırılmadan seyreltildiğini söyledi. Rivyera zeytinyağının sızma zeytinyağından daha ucuz olması ise birinci tezi güçlendiriyor.

Yazan Aydın Ergil @ Pazar, Temmuz 02, 2006

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: