Aydın Ergil'in Sayfaları

Merhaba

  • Kategoriler

  • Reklamlar
  • Bu siteye kaydolduğunuzda her yeni yazı girişinde haberiniz olur.

    Diğer 6 takipçiye katılın

  • Takvim

    Nisan 2011
    P S Ç P C C P
    « Mar   May »
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    252627282930  

Archive for 20 Nis 2011

Adatepe’den Karaburun’a

Posted by Aydın Ergil 20 Nisan 2011

Adatepe’den Karaburun’a
(10-21 Haziran 2006)

Bir yere giderken başka yerleri de görme tutkumuz var ya, 9 günlük Urla dinlencemiz öncesi yol üzerinde bulunan Gelibolu yöresindeki anıtları ve savaş yerlerini bir kez daha görelim dedik.

Bu kez ilk durağımız, Bigalı köyündeki Atatürk konutuydu. Bigalı kavşağında, yolda gördüğümüz tüm askeri araçların oraya yöneldiğini gördük. Orada bir etkinlik vardı mutlaka. Köye vardığımızda sokaklara parke döşenmekte olduğunu ve tüm evlerin Türk Bayraklarıyla donatılı olduğunu görünce, kendimizi Kurtuluş dizisi gibi bir dizinin ortasında gibi hissettik. Köylüler camlarını siliyorlardı, iki gün sonra oradaki Atatürk Evi müzesinin açılışı varmış, tüm hazırlıklar onun içinmiş. Müze henüz açılmadığından kapısında resim çekerek “bize göre açılışı” yapmış olduk.

Sonra gezdiğimiz yerler Çanakkale savaşı alanları, gömütlükler, yanına yaklaşıma izin verilmeyen Büyükanıt (Abide), “otopark” haline getirilmiş olan şehit gömütlüğü alanı oldu.

Çanakkale’ye hep araba vapuru ile geçmiştik, bu kez “motorla” geçelim dediğimde bizimkilerden tepki geldi, “çok sallar” diye. “Motora” bindiğimizde bizimkiler vapura bindiğimizi sandılar. Motor o kadar büyüktü ki, bazı vapurlar bile onun yanında minik kalırdı. Bu şekilde hem yolu kısalttık, hem de zaman kazandık.

Çanakkale içini hızla geçerek, Gülpınar’a bağlı Kösedere köyünde, 30-35 yıl önce “üzerine villa yapmak için” satın aldığımız “denize sıfır” arsayı aramaya başladık. Elimizde tapu vardı, rasladığımız yaşlıca kişilere ada, pafta, parsel ile arsayı sorunca, o bilgilerle arsayı bulmanın mümkün olmadığını, arsayı kimden aldığımızı söylememizi istediler, şansımız vardı, tapu üzerinde o da vardı. Arsamıza gidecek yol olmadığından, arsamıza ulaşamadık. Arsanın bulunduğu yerin tarla olduğu, üzerine hiçbirşey yapılamayacağı, bugünlerde maddi değerinin de 40 yıl öncesinden pek farklı olmadığı anlaşıldı. Biz de “kıyı talanı” yasasının çıkışını bekleme kararı aldık.

Sahil yolunu izleyerek Ezine’ye ulaştık. Evde Ezine peyniri yiyoruz ya, peynircilerden birine girip, Ezine peyniri sorduk, adamcağız, başkalarının da benzer sözlerine rasladığını ima eden bir gülümsemeyle, oradaki tüm peynirlerin Ezine peyniri olduğunu, iyisiyle kötüsüyle, gördüğümüz tüm peynirlerin Ezine’de yapıldığını söyledi bize. Anlaşmamızın mümkün olmadığını anlayınca biz de oradaki en nitelikli peynirden satın aldık. Ah şu iletişimsizlik yok mu işte bütün sorun orada. Eve geldiğimizde peynirin çok kaliteli bir beyaz peynir olduğunu ama burada satılan Ezine peynirinden olmadığını daha sonra anlıyoruz.

Adatepe’ye Küçükkuyu’dan çıkılıyormuş, bir köprünün başındaki girişte oradaki Zeus Altarı’nın da tabelası var. Dört kilometrelik bol virajlı dar bir asfalt ile döne döne ulaştık Adatepe’ye. Köyün girişindeki koca çınar ağacının bulunduğu yerde iki çay bahçesi bulunuyor. İki çaycı da diğerinin alanına girmemeye büyük özen gösteriyor. Hurmalı Kahve ile Çınaraltı Çay Bahçesi, kardeşçe sürdürüyorlar yaşamlarını, bir yandan da rakip olduklarının bilincini taşıyarak.

Dostumuz Hüseyin ile eşi Asuman, yıllar önce oraya yerleşmişler, cennet gibi, bol meyva ağaçları, küçük bir fırını, hep olukla akan bir kaynak suyu bulunan bir avlusu bulunan taş evi onartmışlar orada yaşıyorlar.

Arka bahçede ise sebzeler var, sebze bahçesinin yanında da Hüseyin’in horoz ve tavukları barınıyor. İki de hindi var, onların kümesi ayrı. Tavuklar kuluçkaya yatmışlar. Hüseyin tek yumurtanın üzerinde olan tavuğu oradan alarak başka bir kümese dokuz yumurtanın üzerine götürüyor. Kuluçkada olan tavuğun değişen davranışlarından söz ediyoruz. Gündüz hepsi serbest, akşam olunca fırçayı yiyorlar, hepsi doğrudan kümeslere koşuyor. Koşmazlarsa başlarına gelecek belli olmalı… Evde arada bir de tavuk pişiriliyormuş… Komşuların keçileri ve tavşanları var. Sebze bahçesinin kapısının bir dakika bile açık bırakılmaması gerekiyor. Keçilerin en sevdiği şey sebze bahçeleriymiş çünkü. Bahçelere giremeyince, ortadaki incir ağacının yapraklarıyla kendilerine ziyafet çekiyor keçiler. “Keçileri kaçırmamaya” özen göstererek akşam yemeği hazırlığını izliyoruz. Bir yandan bol otlu salatalar hazırlanıyor öte yandan da fırında halvet olan odun ateşi. Hüseyin, yıllarca deneyim sonucu, en etkin ateşi bulmuş. Bahçedeki fırında elde ettiği odun ateşini mangala oradan da evdeki şömineye taşıyor.

Mönüde ise zeytinyağı ile terbiye edilmiş harika bir rosto var. Mangalda pişen rosto, ince dilimler halinde tabaklara konuyor, üzerine ise yine zeytinyağı ve kekik. Adatepe’deki kekik ilginç, limon kokuyor. Limonlu kekiği daha önce ne görmüş ne de duymuştuk. Kırmızı şaraptan yudumlarken birlikte okuduğumuz GS Lisesi’ndeki anılarımız sıralanıyor bir bir. Ardından beş ayrı otun karışımıyla üretilen “doğal çay” içiliyor. Ertesi sabah bol zeytinli, zeytinyağlı, peynirli kahvaltı ve köyün gezilmesi. Hüseyin Meral, ünlü (*) zeyinyağcı ya, orada ne yiyorsak herşey en kalitelisinden zeytinyağı ile terbiye ediliyor, pişiriliyor ya da yeniyor.

(*) Bkz. http://www.huseyinmeral.com/

Köyün bir tepe noktasında koca bir bina var, içi boş. Başka bir tepede de bir cami. Köy ikinci derecede sit alanıymış, tüm onarım ve yapılaşmanın müzenin onayı ile olması gerekiyormuş.

Adım başı harabe bir taş ev, üzerinde de “satılık” levhası… Aradan da Ege denizi gözüküyor. Keşif gezisinden sonra Küçükkuyu’ya iniyoruz. İlk durağımız Zeytinyağı müzesi, büyük emeklerle kurulmuş. Geleneksel zeytinyağı üreretiminin süreçleri ve araçları sergilenmiş orada.

Sahilde balık lokantaları sıralanmış yanyana. Balık çorbası, bol zeytinyağlı salatalar ve taze balık, daha ne ister insan.

Adatepe’ye dönüşte 10-15 dakikalık bir yürüyüşle Zeus Altarı’nı geziyoruz. Manzarası harika olan bir tepeye kurulmuş bir taş kule. Tüm Küçükkuyu ve etrafı oradan kuşbakışı görülebiliyor.

Bu kez akşam yemeğinde Sardalya balığı var, tabii ki yine mangalda. Beyaz şarap yudumlarken bu kez daha derin konular geliyor gündeme…

Ertesi sabah yine bol zeytinyağlı kahvaltı. Bu kez çok taze yumurta da var mönüde. Rafadan yumurtanın uç noktasını kırıp çay kaşığıyla yemek yerine, içini küçük bir kaseye boşaltıp, üzerine zeytinyağı, kekik, tuz ve karabiber koyarak yiyoruz yumurtayı bu kez. Kahvaltıların vazgeçilmez bileşeni ise “zeytin sütü”. Ekmeğimizi ona batırıp yemeden başlayan bir kahvaltıyı düşünmek olanaksız. Sıcakta bozulur endişesiyle zeytinyağını oradan almıyoruz.

Kahvaltı sonrası vedalaşma ve yol. Bu kez başka bir sınıf arkadaşımız Emin’lere gidiyoruz. Derya ve Emin Göktepe Sarmısaklı’da (Ayvalık) bir apartman dairesinde geçiriyor yazlarını. Çay ikramıyla başlayan öğle yemeğine dönüşen bir ikram ile balkon sefası yapıyoruz hep birlikte. Oradan Ayvalık’a ve Cunda (Ali Çetinkaya) Adasına gidiyoruz.
Adayı karayla birleştirdiklerinden araba ile geçilebiliyor oraya. Orada bir de dizi çekildiğinden, daha da ünlenmiş bölge. Yıkık dökük eski rum yapıları astronomik fiyatlarla alıcı buluyor. Sonra da ya otel oluyorlar ya da lokanta. Sahil ise açık havada oturma yerleri bulunan lokanta ve çayhanelerle dolu.

Akşam ulaştığımız yer Urla ve yolunu zor bulduğumuz dokuz günümüzü geçireceğimiz askeri dinlence kampı. Kampa gitmek için Özbek köyünden geçmek gerekiyor. Haritada bulduğumuz köyün yolunu bulmak için dolanıp duruyoruz, sonunda biri ipucunu veriyor bize, Total benzincisinin karşısından sapmak gerekiyormuş. Kampın levhası da konmuş yolun girişine, bir de 11 sayısı var yanında, yani sapaktan uzaklık 11 kilometre. Dar, bakımsız, bol çukurlu bir yolla zorlukla kampa ulaşıyoruz karanlıkta.

Karaburun’a giderken, bakımlı ve bol dönemeçli yolun üzerindeki köyleri ve yerleşim merkezlerini görüyoruz öncelikle. Denizde ise balık üretim havuzları oluşturulmuş. Denize girenlere ise hiç raslamıyoruz.

Karaburun küçük ve sevimli bir kaza. Nüfusu kışın 1,500 yazın ise bunun on katına varıyormuş. Karaburun’da bizi yine bir sınıf arkadaşım karşılıyor, folklorcu Nahit Güvendi. Nahit daha sonra dansçı ve koreagraf olmuş. Dizi oyunculuğu da yapmış. Eşi Ayşenur ise oradaki İlk Yardım Eczanesini işletiyor. Karşılama sonrası söz yine kırk yıl öncesine gidiyor. Benim de folklor kolunda olmamın belgesi geliyor önümüze, bizimkiler inanmıyor ama belgeye göre ben folklorcu olmuşum… Bir de fotoğraflı sınıf listemiz. Aynı sınıfta okuduğumuz arkadaşların yarısını anımsayamayınca şaşırıp kalıyorum. Birlikte okumadığım, ama yazılarını okuduğum çevirmen Hüsnü Dilli de oraya gelerek katılıyor söyleşimize.

Ardından, iskelede, “Number One” restoranda karagöz benzeri bir yerel balıkla ziyafet. Keşke o güzelim lokantaya daha güzel bir isim bulabilselerdi. Yerel balıklardan herhangi birinin adı çok daha sıcak olabilirdi. Sonra Hüsnü, bizi yeni yaptırdığı evine götürüyor. Önünde mavi deniz, yeşillikle kaplı bir adacık ve harika bir doğa görüntüsü olan bir villa. Ben “dream house” (düş evi) diyorum. İnsan ancak bu kadar güzel bir ev hayal edebilir. Bu manzara karşısında koca bir teras, koca bir salon ve solunun her iki tarafında odalar, mutfak ve tuvaletler. Ev yeni bitmiş, güle güle otursun.

Dönüşte bu kez, Alaçatı’ya gidiyoruz, dar ve ıssız bir yoldan. Alaçatı, zenginlerin amerikan usulü bakımlı koca çim bahçeli ve yüksek çitli evlerinin bulunduğu bir yerleşim. Yüksek gelirli kişilerin ağırlandığı yabancı isimli bol yıldızlı otel de deniz kıyısında yerini almış.

Sabahın sekizinde dönüş yolculuğumuz başlıyor. Özbek köyü, Urla, İzmir, Manisa, Akhisar. Akhisar’da Efenin Yeri bizim geçen yıl da durup köfte yiyip zeytinyağı aldığımız yer. Bu yıl da orada mola veriyoruz. Öğle yemeğine epeyce zaman olduğundan zeytin ve zeytinyağı alıyoruz oradan. Öğle yemeği molamiz ise Bursa’da Heykel’deki geleneksel İskender Kebapçısı olacak. Geleneği bozmayıp kayboluyoruz Bursa’da. Sorduğumuz kişiler bize önerilerde bulunuyorlar, sonunda ulaşıyoruz İskender’e. Kebaplar hala bozulmamış. Tereyağı ayrı geliyor. Bu geleneğimizi bilenlerin kulaklarını çınlatıyoruz.

Sonra Gemlik, yine zeytinyağı ve zeytin molası. Bu kez durağımız Marmara Birlik satış yeri. Nerede eski sınıflandırmalar. Artık zeytinler çekirdek ve dane büyüklüklerine göre sınıflandırılmıyor. Sele ve salamura sınıflandırması var. Zamana göre daha iyiye gitmesi gereken sınıflandırma türleri ne yazık ki ortadan kalkmış. Zeytinyağı sınıflandırılması da aynı. Riviyera konusunda da danıştığımız kişiler çelişik “bilgiler” verdiler. Kimi onun sızma zeytinyağı ile başka bir yağın karışımı ile elde edilen daha hafif bir yağ olduğunu belirtirken başka birileri de onun başka bir yağla karıştırılmadan seyreltildiğini söyledi. Rivyera zeytinyağının sızma zeytinyağından daha ucuz olması ise birinci tezi güçlendiriyor.

Yazan Aydın Ergil @ Pazar, Temmuz 02, 2006

Reklamlar

Posted in Gezi Yazıları | Leave a Comment »

Vedat Günyol 95 Yaşında

Posted by Aydın Ergil 20 Nisan 2011

Yaşamı aydınlanma ve aydınlatma savaşımı içinde geçen öğretmen, düşünür, eleştirmen, hümanist yazar Vedat Günyol, 6 Mart 1911’de doğdu, yaşasaydı 95 yaşında olacaktı. Günyol, bağnazlığa, gericiliğe ve köktendinciliğe karşı savaşımını, yaşamının son saniyelerine değin “hasta yatağından” bile sürdürdü. 9 Temmuz 2004’de aramızdan ayrılan Günyol’un aydınlık düşünceleri dostlarıyla, öğrencileriyle, yapıtlarıyla sürüyor.

Vedat Günyol, İlhan Selçuk’un bir konuşmasında belirttiği gibi, 20. Yüzyılı baştan sona katetti. Türkiye’nin aydınlanma devriminin ateşiyle büyüdü, yüzyılın son yarısında da ışığını yeni kuşaklara doğru tuttu. Bir yandan öğretmen olarak gençlerle sürekli içiçe olurken, öte yandan da yazılarıyla, çevirileriyle tüm aydınlarla kucaklaştı. Yaşamı ise düşünceleriyle tam bir uyum içindeydi. Yapıtlarından başka mülkü hiç olmadı.

Günyol’un yazılarında işlediği konuların başında “bağnazlık” yer alıyordu. Hangi düşünceyi savunursa savunsun, eğer bir kişi, eleştiriye, gelişmeye kapalıysa bağnazdır. Ülkemizi ortaçağın öncesine taşımak isteyenler, doğaları gereği bağnaz olabilirler. Peki ya onlara karşı durması gerekenler, bir başka deyişle, Cumhuriyet ile gelinen düzeyi savunanlar ile ülkeyi daha da ileri götürme savında olanların “bağnaz olma hakları” var mı?

Vedat Günyol, Cumhuriyet’in hem yazarı hem de iyi bir okuruydu. Hasta yatağında bile Cumhuriyet gazetesi elinden eksik olmadı. Yazıları hep ışık saçtı, yaşamının sonuna doğru da hem kısaldı hem de yoğunlaştı. Aziz Nesin gibi, o da, son yıllarında, köktendinci gelişmeleri, ülkemiz ve dünyamız için karanlığa dönüş tehlikesi olarak niteledi, son yazılarını hep o tehlike üzerine yazdı.

Vedat Günyol’un dostları, onun adını, düşüncesini, yapıtlarının yayımını, aydınlığını sürdürmek için birçok girişimde bulunuyorlar. Bu çabalar arasında, Günyol’un doğum ve ölüm yıldönümlerinde bir araya gelmekten başka, şunlar var:

  • Vedat Günyol’un yapıtlarının yeni baskılarının gerçekleştirilmesi
  • Vedat Günyol adının yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Kadıköy’de bir sokağa ve kültür merkezine verilmesi (Bu konuda toplanan imzalar 12 Aralık’ta Kadıköy Belediyesi’ne iletildi, bugüne değin bir sonuç alınamadı)
  • Vedat Günyol’un düşüncelerinin yeni kuşaklara aktarılması
  • Vedat Günyol’un 1965’den bu yana her yıl 19 Mayıs’ta öğrencileriyle buluştuğu Burgazada Kalpazankaya’daki dost sofralarının sürdürülmesi
  • Vedat Günyol’un yirmibeş yıl, çoğu kez kendi maaşından para katarak çıkardığı ve 1976’da kapattığı Yeni Ufuklar dergisinin yeniden yayınlanması

Vedat Günyol, yazılarında hep bilge kişileri konuşturup durdu. Son haftalarda artan kaba konuşmalara karşı, biz de onu konuşturarak noktalayalım bu doğum gününü kutlama yazısını: “Uygarlık, her şeyden önce bir nezaket sorunudur. İşte, bamteli de budur. Sözlüklerde nezaketin karşılığını ararken şu sözcüklerle karşılaştım: İncelik, soyluluk, centilmenlik, kibarlık, tatlılık, hoşgörü vb.” (“Uygarlığın Bamteli” adlı kitabındaki aynı adlı yazısından)

“100’e 5 Var”, nice yıllara Vedat Günyol.

Not: Bu yazı 6 Mart 2006’da Cumhuriyet Gazetesinde yayımlandı.

Posted in Vedat Günyol | Etiketler: | Leave a Comment »

Bel Fıtığı Dersleri

Posted by Aydın Ergil 20 Nisan 2011

19 gün önce olduğum bel fıtığı ameliyatının sol bacağımdaki kas ve sinir sorunları sürüyor. Yürüme önerilerini daha fazla uygularsam sorunun geçeceğini sanıyorum. Kar ve fırtına yüzünden dışarda yürüyüş yapamıyorum, araba kullanmam ve tiyatroya gitmem bir süre daha sakıncalı.

Bir önceki yazımda, bende bel fıtığının nasıl oluştuğunu ayrıntılarıyla yazmıştım. Bu kez de bu süreçten çıkarttığım dersleri size aktarmak istiyorum. İşte aklıma gelenler:

Siz siz olun:

1) Sol ayağınızı yatağın üstüne koyup çorabınızı giyerken başınızı sağa çevirmeyin ya da sol çorabınızı giyerken bir yakınınızın yardımını isteyin.

2) Bir yerde otururken paltonuz altınızda buruşmuşsa, kaykılırken kolunuzla destek sağlayın ya da bırakın paltonuz buruşuk kalsın, ayağa kalkınca düzeliyor.

3) Benim gibi penisiline alerjiniz varsa, eğer ayıksanız, her yapılan iğneye “bu penisilin galiba” diye sorarak işin ciddiye alınıp alınmadığından emin olun. Eğer yanıt “tabii ki değil” değilse ve size bu sorunuzdan ötürü kızmıyorlarsa orada sorun olabilir.

4) Önü kapalı, arkası açık ameliyat önlüğünü ve boneyi giydikten sonra, eğer ayağa kalkabiliyorsanız sakın ortalarda dolaşmayın, komik ve sakıncalı olabilir.

5) Eğer, eşiniz sizin rakı içmenizden yakınıyorsa içkiyi azaltın. Eğer içkiyi bu şekilde azaltamıyorsanız ameliyat olun, bu şekilde, herkese, doktor izin verse bile tüm alkollü içkilerden kendi iradenizle uzak kalabileceğinizi kanıtlayabilirsiniz.

6) Belinizde sorunlar varken, onun üzerine gidip yürüyerek, Nâzım’ı anarak falan geçeceğine inanmayın, evde sırtüstü yatarak dinlenin. Sorun daha büyümeden bir doktora görünün. Bunu yapmazsanız, sonunda ameliyat kaçınılmaz olur.

7) Ameliyat olmadan tüm dostlarınızla sık sık görüşün, yazışın. Bunu gerçekleştiremiyorsanız ameliyat sonrası tüm dostlarınızın yakın ilgisi çığ gibi geleceğinden, sık sık ameliyat olun.

Siz siz olun ya yukardaki önerilerimi uygulayın ya da ameliyat olun da görün.

Aydın Ergil @ Perşembe, Ocak 26, 2006

Posted in Sağlık | Leave a Comment »

Belfıtığı Ameliyatı

Posted by Aydın Ergil 20 Nisan 2011

20 Aralık’ta çorabımı giyerken, 25 Aralık’ta, arabada, üzerine oturduğum paltomu düzeltirken belimde duyduğum rahatsızlıklar canımı sıkıyordu, ama pek de yaşamsal gözükmüyordu… 2 Ocak’ta, belki belimden gelen rahatsızlıklar azalır diye Levent’teki bir görüşmeye yürüyerek gidip gelme kararı verdim. Dönerken biraz daha zor yürüdüğümü sezdim. Aynı gece de kötü bir tiyatro koltuğunda Nâzım’ı anma toplantısı için dört saat gönüllü olarak mahsur kaldım. Oradan eve döndük. Ertesi sabah kalktığımda öne doğru eğilmemin mümkün olamadığını gördüm. Hala uyanamamışım, “geçer” diyorum. Rahatsızlığın azaldığı hayalini görüyorum. Ertesi gün yataktan çıkmıyorum, akşam da belden ve dizden 90 derecelik açılarla yere yatarak ayağımı da sehpaya koyarak, aklım sıra fizik tedavisi yapıyorum. Sonunda yatağa kendimi zor atıyorum. 5 Ocak sabahı kalktığımda ise, “sol” ayağima basamadığımı görüyorum. Solun üzerine bastığımda, dayanılmaz bir ağrı giriyor, basmam mümkün değil. Yatağımdan tuvalete (1,5 metre) tekerlekli sandalye aracılığıyla gidiyorum. Sol bacağa yük vermezsem sorun yok (????). Aynı gün yeğenimi arıyorum. Araştırmasını yapıp beni arıyor, ertesi sabah F. Nightingale hastanesinin acil girişinde buluşmak üzere sözleşiyoruz. Ben bu arada bildiğim birkaç doktoru arıyorum. Durum net olarak bel fıtığı, ama çözüm belirsiz.

Araba ya da taksi ile ulaşım söz konusu değil, birgün önce telefon numarası bize duyurulan Beşiktaş Belediyesi’ni arayıp ambulans istiyoruz. Sabah 11’de sandalya-sedye ile ambülansa, oradan hastaneye. Acil’in kapısında yeğenim Erkut ile ortağı bekliyorlar, içerden getirdikleri sedye ile beni acilden kaçırıp doğru MR çekilen yere götürüyorlar. Onlar beni çoktan sıraya sokmuşlar bile. Sıra bana geldiğinde, beni MR tezgahına yatırıyorlar, sol bacak bir türlü düzelmiyor, sol tarafım yere değemiyor ki. Bir ağrı kesici iğne yapılıyor hemen, vız geliyor. Kıpırdamadan duramayacağım kesin. Son çözüm beni paketlemek oluyor, ona razı oluyorum. 35 dakikalik işkenceli bir gözlem ancak iki satte tamamlanabiliyor. “Oh be” diyorum, tekerlekli sandalyeye oturunca bir anda rahatlıyorum. Erkut ve ortağı iyi çalışmışlar, profesör beni kabininde bekliyor, beni hızla oraya götürüyorlar. Hekim, 30 saniye içinde tanıyı koyuyor, bel fıtığı. Bir de MR’i görmek istiyor, raporu incelediğinde herşey netleşiyor. L4-L5 arasindaki sol bacak sinirlerinin çıktığı delikten kıkırdak diş macunu gibi dışarı çıkmış. Tek çözüm ameliyat. Başka çözüm mümkün mü? Hayır. Gecikirsek ne olur? Felç. Günlerden cuma, ertesi gün 9 günlük bayram tatili başlıyor. Doktor düşünüp karar vermemizi, hemen ameliyatın kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Ben de herkesi şaşırtan yanıtımı veriyorum: “hemen ameliyat”. Diğer konularda (satrançta da) kaçınılmaz (zorunlu) adımlar vardır, bu da onlardan biri. Başka çözüm yok, zaman zararıma çalışıyor, korkuya yer kalmıyor. “Hemen”, ertesi sabah anlamına geliyor, ben hastaneye yatıyorum, gerekli tahliller yapılıyor. Nurdan ise başindan beri, hem doktor, hem hemşire, hem hastabakıcı, hem psikolog, hem yoldaş. Geceyi az ağrıyla, az uykuyla geçiriyoruz. Ertesi sabah ameliyat heyecanım artıyor. Ameliyat gömleği ters: Ön taraf kapalı, arka taraf açık, dolayısıyla o elbiseyle koridorda yürümek sakıncalı, popo her an riskte… 9:30 yerine 11’de ameliyata götürülüyorum. Bana uyuşturucu bir iğne yapıyorlar, “ah şurada rakı olsaydi” diyorum hemşireye. Bir de gözümü açıyorum ki hersey bitmiş. Yöntem değişmiş, artık ameliyat süresince uyutuyorlar, bittiğinde de solunumundan uyuşturucuyu çekiyorlar, hemen uyanıyorsun. Ameliyat yeni yöntemle yapıldı. Gerekli yerde bir delik açıldı, oradan içeri incecik bir çubuk, ucunda ışık, kamera, keski ve emici. Herhalde operasyonu ekranda büyüterek yönetmişlerdir. Neyse ameliyathane kapısındaki ekibimin eşliğinde odaya dönüyoruz saat 13:15. Yatakta denetimli sağa sola dönüşe izin var. Ertesi sabah kahvaltı sonrası, “haydi bakalım kalkma zamanı” diyorlar. Otur, ayağa kalk, sonra da yürü. Ikinci denemede başarılı oluyorum. Ama sol taraf sağ taraf gibi değil, fark ne, onu bilmiyorum. Doktor geliyor, “geçmiş olsun, çıkabilirsin” diyor. Sol tarafımla ilgili şikayetlerimi ciddiye almıyor. Eve geliyoruz. Sol bacağımdaki sorun hala sürüyor. Belde galiba sorun yok. Sol bacağımda iki kas grubu hem gergin hem de duyarsız, biri önde diz ile ayagi bağlayan grup, diğeri de solda diz ile kalçayı bağlayan grup. Bunların zamanla eski işlevlerini kazanacakları, ortak kanı. Bana da buna inanmak düşüyor. İki gündür gündüz yatmıyorum, ya evde yürüyorum ya da oturuyorum. Pazartesi denetim için gittik, denetim menetim olmadı. Bir sorun yokmuş gibi davrandı herkes. Internet iletilerine de dünden bu yana erişebiliyorum.

Aydın Ergil @ Pazar, Ocak 22, 2006

Posted in Sağlık | Leave a Comment »